Bugünlerde eski heyecanların yerine, bu tekniğin ortaya koyduğu sorunlar daha fazla ilgi çekiyor. Mesela, tüp bebek bankasına müracaat edip gerekli işlemleri tamamlayarak çocuk siparişi veren Kanadalı bir çift, tüpte döllenme gerçekleştirildikten sonra taşıyıcı rahme koydurmaya, çıkacakları seyahatten döndükten sonra karar vereceklerini söyleyerek uçağa binerler. O yolculuk esnasında vaki olan uçak kazası sonucu hayatlarım kaybeden kan-koca’nın tek varisi, tüp bebek bankasında dondurulmuş halde bulunan embriyodur. O, orada bulunduğu sürece mal varlıkları diğer varislerine intikal ettirilememektedir. Bankadaki embriyonun akibeti de yasa gereği ücretini yatırıp sipariş eden çifte aittir. Onların talimatı olmadıkça, hakkında hiç kimse karar veremez!. Onlar da hayatta olmadıklarına göre embriyonun akibeti de, miras kalan onca malın akibeti de meçhuldür.
Tüp bebek olayı nedir? Böyle bir olaydan neler bekleniyordu ve bugün gelişmeler ne düzeydedir? Gerçekten bu teknik, hep insanın yararına mı kullanılabilir, yoksa medeni hukuk, ahlak ve insan hakları açısından bazı riskler taşır ve onarımı güç bir takım sosyal, kültürel problemleri de beraberinde getirebilir mi?…
Bu teknik devletlerin veya denetlemekle görevli ciddi kuruluşların kontrolünden çıkıp illegal örgütler tarafından kullanılacak o-lursa; özellikle teröre yönelik örgütlerin elinde ve insani boyutları aşacak nitelikte kullanılma alanı genişletilirse!… Bunun toplumlara zararları neler olabilir?.. Mesela:
a) Bir insan embriyosunun diğer bir türün rahmine yerleştirilmesi veya bir başka türün embriyosunun insan rahmine yerleştirilmesini düşünenler çıkabilir mi?
b) Bir insan hücresinin (sperm veya ovum) bir başka türün hücresi ile birleştirilmesi… gibi çalışmalar şayet olursa doğacak olan ucubeleri engellemek nasıl mümkün olabilecektir?..
c) Bu teknik veya kullanılan yöntemler, menfaat temini amacıyla bir ticari sektöre dönüştürülebilir mi?
d) Bu imkan, bazı sivri akıllıların eline geçince, topyekün nesli değiştirme amacıyla kullanılabilir mi?
e) Meşhur kimselere rağbeti artırıp, “damızlık insan” düşüncesine sevkedebilir mi?
Bunlar, ilk tüp bebek Louis Brown doğduğu zaman, bu konuda akla gelebilen sorulardan sadece birkaçıdır…
Konuyu halkının %99′u müslüman olan Türkiye ve diğer müslüman ülkeler açısından ele alacak olursak, yukandaki genel sorulara
Kader ve kaza inancını esas alan; mülk’ün sahibinin Allah, dolayısıyla dilediği şeyi yaratanın da yaratmayanın da O olduğuna inanılan;
kadere razı olup boyun eğmenin kulluk gereği olduğu kabul edilen İslam Dini’nin bu olaya yaklaşımı ne olabilir?… gibi sorular da eklenebilir.
Bu tip önemli soruların sorulduğu bir ortamda elbette İslam Dini’nin buna yaklaşımı ne olmalıdır? düşüncesi de kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
İslam ilim adamları da bu problemler karşısında, acaba, Hristiyanlıkaleminindediğigibi: “Evliliğin zevkini yaşayan anne ve baba çocuk yapmanın zahmetine de katlanmalıdırlar” deyip, tamamen yasakçı bir zilhniyetle, üzerinde durmamalı mı, yoksa bu tekniğe duygusal ve cahilce tepki göstermek yerine konuyu, ilk hadisede olduğu gibi bir tedavi şekli olarak ele alıp, aşılmaz sağlam yasa ve müeyyidelerle desteklendikten sonra değerlendirme yönüne mi gidilmelidir?…
Aslında Türkiye gündemine oldukça geç giren bu teknik, diğer İslam ülkelerinde çok önceden ele alınmış, İslam açısından tartışılmış ve bazı şartlar çerçevesinde uygulanabilirliği öngörülmüş, hatta gerekli olduğu dahi kabul edilmiştir. Yani İslam Alemi’nde konuya, tutucu Hristiyan çevrelerde olduğu gibi yasakçı bir zihniyetle değil, tedavi yöntemi açısından yaklaşılmış ve olumlu olumsuz yönleriyle tartışıldıktan sonra tedavi amaçlı olarak ve kontrolünü de devlet üstlenmek şartıyla uygulanabilirliği kabul edilmiştir..
Türkiye’de tüp bebek tek-. niği, 1986′nın son ayların-
dan itibaren uygulanıp uygulanmaması yönüyle tartışılmaya açılmış, çeşitli basın-yayın organları ve ilgili ilim adamları, özellikle de İslam Dini alanında inceleme ve araştırmalarıyla tanınmış bir kısım ilim adamları bu konudaki fikirlerin; açıklamışlardır.
Ayrıca suni döllenme ve embriyolar üzerinde yapılan müdahalelerin medeni hukuk, insan hakları ve ahlaki değerler açısından incelenmesi amacıyla Avrupa Konseyi çerçevesince kurulmuş olan “Bio-Medical Bilimlerde Gelişmelere Dair Ad-Hoc Uzmanlar Komitesi” nin 25-27 Haziran 1986 tarihleri arasında Treiste’de yaptığı toplantıya katılan Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü Tetkik Hakimi Dr. Tuncay Yücel’in hazırladığı rapor, görüşülmek üzere Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, tıp, hukuk, ve ilahiyat fakülteleri bulunan üniversiteler ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na gönderilmiş; oralardan gelen raporlar da göz önünde bulundurularak çıkartılan bir yasayla 1987 yılının başlarından itibaren Türkiye’de bu tekniğin belli şartlar dahilinde kullanılması kararlaştırılmıştır (l).
TÜP BEBEK TEKNİĞİ NASIL UYGULANIYOR?
I. Tüp bebek tekniğinin uygulanabilmesi için 2. Normal yollarla çocuk sahibi olamayan öncelikle kocanın spermlerinin alınarak ama sağlıklı yumurta üretebilen kadınların mikroskop altında canlı olduğunun ve diğer yumurtaları, laparoskopi adı verilen özel bir özelliklerinin gösterilmesi gerekir. Fotoğrafta yöntemle alınır ve özel bir kaba konur. uzmanlar sperm incelemesinde.
Yukarıda da bahsedildiği gibi ilk tüp bebek 1978 yılında dünyaya gelen Louis Brown’dır. Bu işte öncülük yapan Dr. Patrick Steptoe, 10 Kasım 1977 tarihinde anne adayı Lesley Brown’dan aldığı yumurta (ovum) ile kocası Jhon Brown’dan aldığı sperm hücrelerin! 12 Kasım 1977′de, Fizyolog Robert Edwards’ın da yardımı ile özel bir ortamda ilkahdan (fertilizasyon, dölleme) sonra anne adayı Lesley Brown’ın rahmine yerleştirmiş, sonra da 25 Haziran 1978 tarihinde dünyaya gelen ve tüp bebek olarak isimlendirilen Louis Brown doğmuştur.
“Tüpte Döllenme” olayı (in Vitro Fertilizasyon), başlıca dört safhada gerçekleştirilmektedir:
1. Birinci safha: Anne aday inin birden fazla yumurta üretmesi sağlanıyor. Bu sebeple kadına ilk olarak döllenme ilaçları veriliyor. Verilen ilaçlar neticesinde kadının 5-6 yumurta birden vermesi sağlanıyor.
2. ikinci safha: Kadının ürettiği yumurtalar, aşağı yukarı kırk beş dakika süren ve “laparaskopi” adiverilen bir teknik ile dölyatağından alınıyor.
3. Üçüncü safha: Laboratuvarlarda kullanılan ve petri kabı denilen cam kabların içine, döllenmeyi kolaylaştıracaksıvı, spermler ve anneden alınan bir yumurta (ovum) konuluyor. Sperm ve ovum birleşerek zigot’u oluşturuyor.
4. Dördüncü safha: Özel kap içinde döllenen yumurta, iki gün içerisinde büyümeye ve bölünmeye başlıyor. Daha sonra da zigot, özel bir aletle alınarakanne adayının rahmine yerleştiriliyor. Anne adayının rahmine yerleştirilen zigot rahime tutunursa. böylece en önemli iş başarılmış oluyor (2).
TÜP BEBEĞİN OLUŞTURULMASINDA KULLANILAN YÖNTEMLER
1- İlk defa uygulanılan teknik, yumurta yapan ve sperm üreten veya düşük sayıda sperm üreten fakat tüpleri tıkalı olduğu için veya bilinmeyen çeşitli nedenlerden dolayı, kendi ortamında normal olarak döllenme olayı gerçekleşmeyen, bu sebeple de çocuk sahibi olamayan evli çiftlerde tedavi yöntemidir. Bu yöntemin nasıl uygulandığım yukarıda dört safha halinde anlatmıştık…
2- Yumurta yapma imkanı olmayan evli kadınlar için uygulanan bir başka teknikte; kocasının sağlıklı olan spermleri, sağlıklı yumurta üreten herhangi bir kadının döl yatağına konuluyor. Döllenen yumurta daha sonra kiralık annenin döl yatağından alınarak kısır olan anne
adayının döl yatağına (rahmine) yerleştiriliyor. Böylece yumurtlayamayan kadın da kendi rahminde. kocasına ait sperm ve başka bir kadının yumurtası ile çocuk sahibi olma imkanım kazanmış oluyor!..
3- Halen uygulanmakta olan bir değişik yöntem de;
sağlıklı sperm üretemeyen veya bu imkanı olmayan bir koca ile evli olan kadının, meni (sperm) bankalarına müracaat ederek, sperm transferi yoluyla, kendi ovumu ile kendi rahminde çocuk sahibi olmasıdır.
4- Hiç bir zahmete katlanmadan çocuk sahibi olmak isteyen çiftlerin in Vitro Fertilizasyon (IVF) merkezlerine müracaatla bebek edinmeleri şekline gelince; IVF Merkezi, talepte bulunan çiftlerin isteklerin! değerlendirerek, sperm, ovum ve rahmini kiraya verecek anne temin etmek suretiyle onların arzularım karşılama yoluna gitmektedir. Böyle bir yöntemde, spermi veren erkek, ovumunu veren kadın ve rahmini kiralayan anne, icabında birbirlerini hiç tanımayan kimseler olabilmektedir. Özellikle spermin sahibinin gizli tutulması, bu teknikte yasa gereğidir. Şu kadar var ki, isteyen çifte, spermin sahibinin rengi, boyu, beden ölçüleri, göz rengi… gibi fiziksel özellikleri hakkında bilgiler verilebilir ama kimliği asla açıklanmaz (3). Bu teknik ve yöntemden istifade edilirken düşünülen amaç, yukarıda da belirttiğimiz gibi sadece zahmetsiz çocuk sahibi olmaktır, o kadar!..
Görülüyor ki, rahim tüplerinin tıkanıklığından kaynaklanan, kısırlığın tedavisi amacı ile başlatılıp uygulanan bu teknik, daha da geliştirilerek zahmetsiz çocuksahibi olmak isteyenlere kadar herkese birbirinden farklı hizmetler (!) sunabilmektedir… Hatta tedavi amacının da dışına taşırılan bu tekniğin medeni hukuk, insan hakları ve ahlaki değerler açısından tehlikeli sayılabilecek boyutlarda kullanıldığı, bazı ülkelerde de tamamen ticari bir sektör haline getirildiği, medyadan endişe ile izlenmektedir.
İlk defa İngiltere ve Avusturalya’da, daha sonra da dünyanın pek çok ülkesinde kurulan IVF merkezleri faaliyetlerini yaygın ve yoğun biçimde sürdürmektedirler. Türkiye’de de bu teknik 1987 yılından itibaren, sadece evli eşler için kullanılmaktadır.
Hiç şüphe yok ki, bir tedavi yöntemi olarak başlatılıp geliştirilen ve amacının dışına taşırılan tüp bebek tekniği İslam Dini’ni ve müslümanları itikad, ahlak ve islam Hukuku açısından ilgilendirmektedir ve bu yönleriyle değerSendîrineye tabı tııîüması gerekmektedir.
3. Erkekten alınan spermler ve kadından 4. Bazen erkeğin spermleri sayıca az alınan yumurtalar laboratuvar şartlarında olduğundan bu yönteme başvurulur. Bu döllenme için aynı kaba konulurlar, durumda spermlerin özel olarak bir iğnenin
ucuna alınıp, yumurtanın içine kadar bizzat
konulması gerekir.
A- Tüp Bebek Tekniğinin islam itikadı île ilgili Yönü:
İslam inancına göre, her türlü varlığımız olduğu gibi, çocuk da Allah vergisidir. Bunu Allah Teala Kur’an’da şöyle ifade etmiştir: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. O dilediği şeyi yaratır, dilediği kimseye kız çocuklar, dilediği kimseye de erkek çocuklar bahşeder.Yahut onları çift yaratır; hem dişi hem de erkek verir. Dilediğin! de kısır yapar. O herşeyi bilen ve her şeye gücü yetendir” (4).
Bu demektir ki, çocuk sahibi olmak. İslam’da bir kader meselesidir. Rasulullah(S.A.V.)’in ifadesiyle de: “Kaderin önüne geçmek mümkün değildir “(5).
Şu da biliniyor ki; Allah Teala yarattığı her şeyi bir sebebe bağlamış. Yaratma da sebepler zinciriyle oluşmaktadır ki, bu konuda Sünnetullah (Allah’ın tabiatın işleyişi için koyduğu kanunlar) böyle caridir (6). Tabiat kanunu da denilen bu sebepler zincirin! araştırı? keşfetmek;
onlardan şu ya da bu şekilde yararlanmak veya etkilemeye çalışmak. İslam itikadına göre kadere mani değildir. Zira sahabenin biri Hz. Peygambere gelir ve:
- “Ey Allah’ın Resulü, biz hastalıklardan korunuyoruz, dua ediyor ve tedavi oluyoruz… Bunlar kaderi değiştirir mi?” der.
Nebi (SAV.) ona:
- “Hayır, hastalıklardan korunmak, dua etmek ve tedavi olmak da kaderdir” cevabım verir (7).
Şu halde kısırlık (infertilite) sebebiyle çocuk sahibi olamayanların, mümkünse kısırlığın giderilmesi için tedavi olmaları ve kendilerine çocuk bahşetmesi için Allah’a dua etmelerinde kadere aykırı bir sakınca olmadığı gibi, İslam Dini’nin meşru kabul ettiği şartlar çerçevesinde kalmak şartıyla, bir tedavi yöntemi kabul edilen tüp bebek tekniğinden yararlanılmasında bir mahzur söz konuşu olmamalıdır!..
Zira Allahu Teala, İbrahim (A.S.) ile Zekeriyya (A.S.)’ı, bize bu konuda örnek olarak göstermiş olabilir! Şöyle ki:
kendileri çok yaşlı, Kur’an’ın ifadesiyle: “Kemikleri zayıfladığı, saçları bembeyaz olup , ilikleri kuruduğu bir yaşta; hanımları da hem yaşlı hem de kısır (akır) oldukları halde,” her ikisine de eşlerinden çocuk vermiş, özellikle Zekeriya (a.s.) ‘in zevcesi için: ” Onu çocuk yapmaya elverişli hale getirdik (ve eslehna lehü zevcehü) (8)” ifadesin; kullanmıştır:
“Bu,Rabbinin,kuluZekeriyya’yarahmetinianıştır. O, Rabbine gizli bir seslenişle yalvarmıştı: “Rabbim, bendeki kemik gevşedi, baş ihtiyarlık aleviyle tutuştu.
Rabbim sana dua ile hiçbir zaman bahtsız olmadım. Doğrusu ben, arkamdan yerime geçecek (din hizmetlerini yüklenecek) yakınlarımın iyi hareket etmeyeceklerinden korktum, karım da kısır. Ne olur, kalından bana, yerime geçecek bir veli (evlat) lütfet!..” dedi (9).
Bu duası üzerine Rabbi Zekeriyya (A.S.)’a şöyle cevap verdi: “Ey Zekeriyya, biz sana bir oğul müjdeleriz, adı da Yahya’dır…”(10). “Onun duasını kabul ettik, ona Yahya’yı lütfettik. E sini de kendisi için İslah ettik (çocuk doğurmaya elverişli hale getirdik).. .”(11).
İbrahim (A.S.)’a gelince. Gelen elçiler ona, bilgin bir oğlan çocuğu müjdesin! verdikleri zaman, hanımı (Sare) çığlık atarak ve (hayretten elini) yüzüne vurarak yanlarına geldi ve dedi ki:
” Ben kısır bir koca karıyım, benden nasıl çocukolur?” Elçiler de dediler ki :”Rabbin aynen böyle dedi. O hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir”) 12).
Yaşları ilerlemiş, hanımları kısır (akır) olmasına rağmen Allahu Teala’nın o iki salih kuluna, hanımlarının kısırlıklarım giderdikten sonra çocuk vermiş olmasından bahseden bu iki ayet, hem Allah’dan ümit kesmeme konusunda hem de kısırlıkların, hiç olmazsa bir kısminin tedavi edilebileceğinin açık delil ve işareti kabul edilebilir kanaatindeyiz…
İşte, bu iki ayeti esas alarak denilebilir ki, tüp bebek tekniğinin tedavi edici mahiyette kullanılması da kaderdir. Bu tekniğin böyle maksadla kullanılması da İslam itikadına aykırı düşmez…
B- Tüp Bebek Tekniğinin Ahlakı ilgilendiren Yönü
Geliştirilip kullanılan şekilleriyle tüp bebek teknikleri, insanların hayrına, oldukça yararlı ve başarılı sonuçlar sağlayabildiği gibi, aynı zamanda bir takım endişe ve insanlık adına tehlikeli uygulamalara da açık bir bilimsel faaliyet alanıdır. Çünkü ilim ve teknoloji, insanların yararına ve hayrına kullanıldığı sürece yararlıdır. Tam aksine. insan ve soyuna zarar verebilecek, dini, ahlaki, hukuki değerleri çiğneyip alt üst edecek biçimde kullanıldığı zaman da insanların problemlerini halletmek yerine daha fazla problemlere sebep olabilir.
Tüp bebek tekniğinin mucidlerinden olan Robert Edwards. 1985 yılında Berlin’deki bir kongrede meselenin ahlaki yönü hakkında şöyle bir itirafta bulunmuştur: “Biz, on beş yıldan beri bu meselenin üzerinde çalışıyoruz. Bu onbeş yıllık süre içerisinde
5. Eğer döllenme gerçekleşirse baş ve kuyruktan oluşan sperm, yumurta hücresine girerken kuyruğunu dışarıda bırakır. Döllenme tamamlanmıştır. Sonuç tek hücreli bir canlıdır.
6. Döllenen hücre, özel şartlarda hücre bölünmesine bırakılır. Fotoğrafta anne ve baba adaylarına halen laboratuvarda bekletilen ve sadece dört hücreli olan yavruları gösteriliyor.
işin teknik yönünde büyük ilerlemeler kaydettik. Fakat itiraf edeyim ki, işin etik/ahlaki yönü henüz emekleme safhasındadır” (13).
Bu bilim adamının samimi itirafı da gösteriyor ki, embriyonar üzerinde çalışmak, belli yasalarla tahdit edilemezse, çok ciddi tehlikelere neden olabilecektir!… Embriyo, insana ait canlı bir varlıktır. Sadece İslam’da değil, medeni her toplumda saygı gösterilmesi gereken hakları vardır (14). Onun üzerinde belli bir süre çalışıp sonra da çöp kutusuna atmak insana saygısızlığı yaygınlaştırabilir!
Yine insana ait bir embriyonun bir hayvan rahminde büyütülmesi düşüncesi veya feministlerin savunduğu biçimdeki kadın erkek eşitliği davasında babaya da taşıyıcılık (hamilelik) görevinin yükletilmesi fikri, hangi ahlak yasası veya kanunla önlenebilecektir.
Zengin bir ailenin, parasal gücünü kullanarak fakir bir kadının muhtaç durumundan istifade ile rahmini kiralamaya kalkışmasının, onun bir organım satın almaktan ne farkı vardır? Ve bu durum insana saygısızlık sayılmaz mı?…
Bu ihtiyar dünya, geçmişte bir Hitler tecrübesi yaşamıştır! Bu şahıs, 1.90 m. boyunda iyi gelişmiş bir Alman tipini “üstün ırk” olarak geliştirme idealine sahipti. Şayet o devirde, onun eline bu imkan geçse idi, amacına ulaşabilmek yolunda ona kim engel olabilirdi?… Bugün veya yarın, aynı kafadaki insanların çıkmayacağı nasıl kestirilebilir ki?…
Hindistan’da olduğu gibi bir insan düşünülsün ki, hanımının yumurtası ile fertilize edilmiş olan kendi dölünü, kayınvalidesinin rahmine koyduruyor ve çocuğunu, hanımının annesine doğurtuyor!… Bütün bunlar insan tabiatına aykırı olduğu gibi İslam ahlakı açısından da benimsenmesi mümkün görülmeyen sorunlardır…
C- Tüp Bebek Tekniğinin İslam Hukuku İle İlgili Yönü:
İslam’da aile, toplumun temelini teşkil eden öğelerden önemlibir unsurdur. Birtoplum, ne kadar sağlam temellere oturtulursa, geleceğini de o derece garanti altına almış sayılabilir. Bu sebeple İslam, aileyi oluşturan karı-koca birlikteliğini, sahih nikah akdi şartına bağlayarak hem zinanın yaygınlaşmasını önlemek istemiş hem de nesebin sıhhatinin korunmasını sağlamıştır. Buna bağlı olarak da akrabalık bağlarım korumayı ve sıla-i rahmi farz kılmıştır.
İslam’da, icabettiği zaman (15) büyükanne ve büyükbaba da dahil, anne-baba ve çocuklardan oluşan
büyük aile tipi, toplumun temel öğesidir. Toplum ne kadar sağlam temeller üzerine oturtulursa, geleceği de o derece ümit ve güven verici olabilir. Olabilir ki bu sebeple AllahuTeala, Kur’an-ı Kerim’inde aile hukukuna, evlenme akdinden tütün da miras hukukuna varana kadar -bir başka ifadeyle; ana rahminden mezara kadar, detay denilebilecek derecede- geniş yer vermiştir. Bunun için de ailenin oluşturulmasında aşağıda sıralayacağımız önşartları esas almıştır.
1- Sahih Nikahla Evlenme Şartı: İslam Dini, evlenme konusunda “mahrem” (birbirleriyle evlenmeleri yasaklanmış olanlar), “namahrem” (birbirleriyle evlenebilecekler) ilkesinigetirmiş; gerek nesebbakımından gerekse sıhriyet bakımından dede-nine, anne-baba, amca-dayı, hala-teyze, kardeşler ve yeğenler… ile evlenmeyi yasaklamıştır(16).
Bu cümleden olarak İslam, evlenmeyi de “Sahih Nikah” şartına bağlanmıştır. İslam’da meşru sayılmayan sözleşmeler, nikah akdi sayılmazlar. Bu sebeple flört/gizli dost gibi nikahsız yaşama biçimleri, karşılıklı anlaşmayla da olsa, caiz görülmemiştir:
“… Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartıyla, sahiplerinin izni ile onları nikahlayın ve mehirlerini verin… “(17).
2- Zina’nın Yasaklanması İlkesi: Yine İslam Dini, nesebin sıhhati, neslin korunması ve akrabalık bağlannın sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi amacıyla, evlilik dışı birleşmeyi “zina” ve “zina benzeri” tatmin yolları adıyla gayr-i meşru saymış ve yasaklamıştır.
Aile hayatına ve dolayısıyla toplum hayatına zararları açık ve çok ciddi boyutlarda olduğu için zinaya yaklaşmak, o sonuca götürebilecek hal ve davranışlara girmek bile İslam’da caiz değildir. Allah Teala bu konuda şöyle buyurmuştur: “Zinayadayaklaşmayınız. Şüphesizoaçık bir kötülük ve çok kötü bir (tatmin) yoludur” (18), “Fuhşiyattan olan şeylerin açığına da gizlisine de yaklaşmayınız”(19).
İslam Hukukuna göre, zina mahsulü bir çocuk, babası bilinmiyorsa, doğuran kadına, zina eden evli kadının çocuğu da taht-ı nikahında bulunduğu kocaya nisbet edilir.
Zina mahsulü çocuk yapmak, doğuran kadın ve onun çevresi için yüzkarası olabileceği gibi doğurulan çocuk için de, nesebinin karışıklığı sebebiyle sosyal hayatta bir sıkıntıdır. Ayrıca aile bağlannın zayıflamasına, toplumun dejenere otmasına katkıları da asıl büyük tehlikedir…
7. Laboratuvarda sekiz hücre haline gelen minik canlı, ince plastik bir kanül (boru) île anne adayının rahmine yerleştirilir (küçük resim). Yerleştirilen hücreler rahim duvarına tutunabilirse gebelik başlamış olur.
9- Rahim duvarına tutunduktan sonra, embriyonun gelişimi normal şartlarda oluşmuş bir embriyonun gelişimiyle tamamen aynıdır. Fotoğrafta 8 haftalık bir embriyo görülüyor, boyu ise yalnızca 4 cm.
Hz. Peygamber:” Çocuk kimin yatağında doğmuşsa, onundur …” (20) hadisiyle, yukarıda belirtilen hükümleri ortaya koyarken aynı zamanda da sahih nikahla evli olanlara saygı ve onlardan doğacak çocukların nesebinin sıhhati ya da men’i konusunda köklü bir kaide getirmiştir.
3- Akrabalar Arası Hukuk: Akrabalık bağlarım koparmamak, sıla-i rahmidevam ettirmek, İslam Dini’nin önemle üzerinde durduğu konulardan biridir.
Kur’an’da, akrabalık ilişkileri ve hukuku, ancak kan bağı (neseb) ve evlenme (sıhriyet) ile meşru zemine oturtulabilir: “0,su(spermleritaşıyanerliksuyu/meni)’dan insan yaratan ve onu kan ve evlilik bağlarıyla birbirlerine bağlayandır. Rabbin her şeye gücü yetendir” (21).
Neseb ve sıhriyet, bu iki yolun haricindeki evlat edinme, kardeş-bacıolma… gibi akrabalıklar yapaydır, İslam’da meşru değildir.
Nesebin sıhhatini sağlamak, nesli korumak ve akrabalık bağlarım muhafaza etmek, İslam Dininin önemle üzerinde durduğu temel ilkelerdendir. Bu sebeple İslam ilim adamlannın, bu ilkelere zarar verebilecek her türlü yaklaşım biçimlerim ihtiyatla karşılamaları zaruridir.
4-Embriyoya Müdahalesizlik İlkesi: Anne rahmindeki embriyo (cenin) canlı olduğu sürece, sadece İslam’da değil, medeni her hukukta yeri ve değeri olan bir varlıktır, ilk ve en önemli hakkı da yaşama ve yaşatılma hakkıdır…
İslam Hukuku nda, ana rahmindeki her çocuk, zigot/ nutfet-ul emşac safhasından itibaren insandır, insanın her türlü hakkına sahiptir.
a) Yukarıda da söylediğimiz gibi embriyonun temel haklarından ilki hayat hakkıdır. Ona, yaşama ve dünyaya gelme hakkını vermek, ana-baba ve topluma bir vazifedir. Bu sebeple organları tebeyyün etmiş, yaratılışı büyük ölçüde tamamlanmış olan bir çocuğu düşürmek veya düşürülmesine sebep olmak diyeti gerektirir.
b) Ana rahmindeki çocuk için miras ve vasiyet geçerli sayılır. Vefat etmek üzere olan bir baba, hamile olan hanımının rahminde varlığı bilinen çocuğu için vasiyet etmişse bu asla reddedilemez ve mirasfen da payı gözetilmelidir (22).
c) imam Gazali’ye göre ana rahmindeki zigot (nutfet-ul emşacAarışık nutfe) halindeki bir çocuğu düşürmek cinayettir. Alaka, mudğa halindeki bir çocuğu düşürmek bir öncekilere göre daha fahiş bir cinayet, dört ve daha yukarı aylarda çocuğu düşürmek ise kati (kasden adam öldürme) sayılır (23). İslam ilim adamlannın çoğunun kanaati de bu doğrultudadır…
İşte bu sebeplerden ötürü embriyolar üzerinde oynamak, akla gelmeyecek derecede hukuki boşluklar ve problemlere sebep olabilir diye düşünüyoruz…
Görülüyor ki alt yapışı hazırlanmamış olan bir bilimsel uygulama, fert ve toplumlarda her alanda yaralar açabilecek problemleri de beraberinde taşımaya açıktır.
DEĞERLENDİRME
Yukarıda, tüp bebek teknikleri, kullanılış şekilleri ile İslam Dini’nde evlenme ve çocuk sahibi olma. nesebin sıhhati ve aile bağlarının sağlıklı biçimde sürdürülmesi… gibi konularda bilgiler sunmaya çalıştık ve İslam itikadı, ahlak ve hukuku gibi mevzularda da birtakım tespitler yaptık. Şimdi de tüp bebek tekniklerini ve kullanılan yöntemlerin; yaptığımız bu açıklamalar ve tespitler doğrultusunda bir değerlendirmeye tabi tutacak olursak:
1- Kocasının spermi sahih nikahla evli hanımının yumurtası ile özel bir tüpte fertilize edilir, aynı hanımın rahminde çocuk büyütülüp doğurulursa, bu durum islam Dini’nin, konu ile ilgili temel ilkelerine aykırı sayılmamalıdır. Çünkü doğan çocuk nikahlı koca ve karısının eşeysel hücreleri ile, aynı hanımın rahminde meydana gelmiştir. Ortada zina ve zina benzeri durum sözkonusu olmadığı için bu teknikle doğan çocuğun babası belli, nesebi de sahihtir.
İbn-i Abidin’de, bu mevzuya dayanak olarak gösterebileceğimiz şöyle bir mesele vardır, deniliyor ki:
“Efendisiyle cinsel temasta bulunan bir cariye, azilden (24) sonra meniyi eliyle alıp vaginasına koysa ve bu olaydan sonra da hamile kalıp çocuğunu doğursa, bu cariye “ümm-ül veled’üir (25), çocuğun da nesebi sahihtir (26).
Çünkü, her iki olayda da zina söz konuşu değildir. Sadece ilkah sunidir, o kadar! İlkahın suniliği de nesebin sıhhatine mani değildir.
2- Evli bir kadının yumurtası/ovumu ile kocasından başka bir erkeğin menisi, hariçte döllendirilip yine aynı kadının rahminde büyütülüp doğurulursa veya,
3- Evli bir erkeğin spermi, hanımından başka bir kadının ovurhu ile döllendikten sonra nikahlı olduğu esinin rahminde büyütülüp doğurulursa, şu iki sebeple İslam’da meşru sayılmazlar:
a) Bir kadının yumurtasının, nikahlı olmadığı bir erkeğin spermi ile fertilize edilip rahmine konulması veya bir erkeğin spermi, nikahlı olmadığı bir kadının yumurtası ile fertilize edildikten sonra hanımının rahmine konulması, İslam Dini’nde zina sayılmasa bile zina benzeri bir olay kabul edilirler.
Bu olay zina kabul edilemez. Çünkü zinanın rüknü olan fiili durum mevcut değildir. Bu sebeple onlara zina cezası/hadd uygulanamaz. Fakat nikahlı olmadığı birinin spermini rahminde taşımak nesebin sıhhatine manidir. İşte bu sebeple bu vakaya zina değil zina benzeri bir olay gözüyle bakılabilir.
Bu şekilde çocuk sahibi olmak, tıpkı Cahiliye Devri Araplarında var olan İstibda Nikahi’na benzetilebilir ki, İslam bunu kesinlikle yasaklamıştır (27).
b) Doğacak çocuğun nesebi bakımından ki, böyle bir teknik sonucu doğacak çocuk zina mahsulüdür, veled-i zina hükmüne tabi tutulmalıdır.
4- Evli bir kadının ovumu ile kocasının spermi, hariçte döllendikten sonra embriyo taşıyıcı bir kadının rahminde büyütülüpdoğurulsa:
a) Başkasına ait bir embriyoyu rahminde taşımanın zina benzeri bir olay kabul edilebileceği,
b) Doğurulan çocuğun, kimin yatağında doğdu ve kim tarafından doğrulduysa ona ait olması gerekirken, bir yasa icabı rahmi kiralayan çifte verilmesi, kesinlikle fıtrata ve İslam Hukuku’na aykırı addedileceği için meşru sayılmazlar.
Çünkü İslam Hukuku’nda çocuk, daima doğurana nisbet edilir; Allahu Teala çocuğu doğurandan başkasını anne olarak kabul etmiyor, İslam Hukukçuları da bu konuda ilgili şu ayeti esas kabul ediyorlar:
“Hanımlanna zihar (28) yapan erkekler (bilsinler ki), hanımları onların anneleri değildir. Onların anneleri ancal kendilerini doğuran kadınlardır. Doğrusu onlarır söyledikleri bu söz kötü ve asılsız bir sözdür” (29) ayeti ile bu nevi tekniği kıyaslayacak olursak:
b.a) Kiralık rahimde doğan çocuğun annesi, ücretini ödeyip rahmi geçici olarak kiralayan kadın olmayıp, çocuğu karnında taşıyan, öz gıdası ile besleyen ve sıkıntı ile doğuran taşıyıcı kadındır,
b.b) Hukukun, ilgili yasaya binaen, ücreti ödeyip, rahmi kiralayan kadını anne kabul etmesi, bu ayete göre adaletsiz, kötü bir yasa ve asılsız bir hüküm olduğu da gözden kaçmamalıdır!…
5- Tüp bebek bankaları aracılığıyla sperm ve ovum transfer edip, kiralık bir rahimde çocuk sahibi olmak (!) ki, bu İslam’da benimsenmemiş olan bir başkasının çocuğunu evlat edinme ile kıyaslanabilir. Bunu da Allahu Teala, bir başkasına ait olan bir çocuğa benim demeyi gerçek dışı bularak şöyle tenkit ediyor:
“… Allah sizin evlatlıklarınızı da oğullarınız yapmadı. Bunlar, sizin ağızlarınızın söylediği (makul olmayan) sözlerinizdir. Allah, daima gerçeği söyler ve doğru yola iletir” (30).
“Eşeysel hücre vericilerinin, doğacak çocukla hiçbir neseb bağının olmadığım, öte yandan, çocuğu benimseyen erkeğin meşru baba olacağım ileri sürmek ve böylece fıtri bir bağ olan baba-çocuk, anne-çocuk ilişkisini yasalarla kaldırıp yerine suni bir bağ kurmaya
çalışmak, yani suni annelik ve babalık ihdasına yol açmak, yanlış ve sakıncalıdır. Böyle bir bağı toplumumuzun benimsemesi uzak bir ihtimal olduğu gibi bunun benimsetilmesinde ısrar etmek de sonuçsuz kalabilecektir” (31).
Şu da bilinmelidir ki, sperm, ovum ve rahim kiralama yöntemi ile çocuk sahibi olmak; çocuk satın almak veya bir başkasının çocuğunu evlatlık almaktan daha da çapraşık ve de risklidir. Çünkü satın alınan veya evlatlık edinilen çocuğun annesi, babası, soyu ve milliyeti bellidir ve öğrenme imkanı ve ihtimali oldukça büyüktür. Fakat tüp bebek bankalan aracılığıyla elde edilen embriyoyu oluşturan materyallerin sahiplerin! bilme imkanı yoktur. Özellikle spermin sahibinin bilinmemesi, yukarıda da söylendiği gibi ilgili yasa gereğidir…
Ayrıca böyle bir yöntemle doğurulan çocuk, belki evlat edinenleri belli bir süre çocuk sahibi yapar ve tatmin edebilir, ancak o çocuk 18 yasma gelince, kendi kimliğini araştırıp, meçhuliyetinitesbit ettikten sonra, ortayaçıkması muhtemel olan ruhi bunalımlar karşısında. bu durumun sorumluları kim olacaktır?… Yasalar mı, vericiler mi, tüp bebek bankaları mı, rahminde taşıyan anne mi, yoksa böyle bir yoldan çocuk sahibi olmak isteyen eşler mi?…
Şu halde diyebiliriz ki, başkasına ait sperm, ovum ve rahim ile çocuk sahibi olmak (!), hem İslam Hukuku’na göre meşru değildir, hem de fıtrata aykırı olan suni yasaların halledemeyeceği bir takım komplikasyonlara da açıktır.
SONUÇ
Yapmış olduğumuz bu açıklama ve değerlendirmelerden sonra diyebiliriz ki, normal fıtri yoldan çocuk sahibi olamayan bir çiftte, yapılan kısırlık tedavi usulleri de başarısızlıkla sonuçlanmış veya hiçbir başarı şansı kalmamışsa, tüp bebek tekniklerinden sadece; “sahih nikahla evli çiftlerin, kendi eşeysel hücrelerinin, tüpte döllendikten sonra hanımının rahminde büyütülüp doğurulması” şeklindeki teknikten yararlanmalarında, İslam Dini açısından hiçbir sakınca yoktur.
İslam Dini’ne göre meşru sayılan bu usulle de çocuk sahibi olma imkanı kalmayan çiftler için yapabilecekleri şeyleri de şöyle sıralamak mümkündür.
1- Kadere razı olup, “Ahkem-ul Hakimin” olan Allah’ın hükmüne rıza göstermek, ona boyun eğmek.
2- Hiçbir zaman Allah’tan ümidi kesmemek. Tıpkı Zekeriyya (a.s.) gibi… Gizli ve gönülden gelen bir yakarışla Kadir Mevlaya dua etmek…
Biliyoruz ki Cenab-ı Hak, İbrahim (A.S.) ile Zekeriyya (A.S.)yaşları 100′üaşmış, hanımları da kısır olmasına rağmen, onların ümitle yaptıkları dualarına icabet edip, arzularına kavuşturmuştur… Bizim için de bu mutlu netice mümkündür!…
3- Şayet eşlerden biri çocuk yapmaya müsait, eşi de herhangi bir sebepten dolayı, ebediyyen çocuk sahibi olamaz addediliyor, diğeri de çocuk sahibi olmakta ısrar ediyorsa, bize göre, böyle bir durumda iki çıkış yolu olmalıdır.
a) Farz edelim ki, koca çocuk yapmaya müsait, hanımın da rahminin ve yumurtalığının herhangi bir sebepten dolayı görev yapamaz duruma geldiği tıbbi tetkikler sonucu tesbit edilmiş, yahut da irsi bir hastalığın taşıyıcısı durumundadır… Bu ve benzeri sebeplerden dolayı hanımı edebiyyen çocuk yapmaktan mahrum kalmış ise -ki günümüzde rahim kanseri olduğu için rahmi tamamen alınmak zorunda kalınan kadınlara sıkça rastlanılmaktadır- böyle bir durumda kocanın çocuk sahibi olma isteği de ailede huzursuzluk sebebi oluyorsa, bize göre çözüm, İslam Dini’nin kendi bünyesi içerisinde getirmiş olduğu, çocuk yapmağa elverişli olan ikinci bir eşle evlenmek düşünülebilir.
Şurasını da belirtelim ki, özellikle Türkiye’de ikinci bir eşle evlenmek, hem medeni yasa gereği, hem de büyük çoğunlukla hanımların buna rıza göstermemeleri sebebiyle pek düşünülmemektedir. Halbuki, eğer çare olacaksa, böyle bir çözüm yolundan yararlanmak, karı-kocanın sürekli geçimsizliği ve sonunda da boşanmak üzere mahkemenin yolunu tutmalarından daha makul ve hayırlıdır kanaatindeyiz!…
İslam Tarihi’nde İbrahim (A. S. )’ın han imi, böyle bir olgunluğun örneği olarak zikredilir. Nakledildiğine göre İbrahim (A.S.)’ın eşi Sare Hanım kısırdır.. 100 küsur yasma gelmesine rağmen çocuau olmamıştır. Bunun sebebinin kendisi olduğunudüşünerek kocası İbrahim’e, cariyesi Hacer ile evlenmesini teklif eder ve der ki,” Belki Allah, bundan bize bir çocuk verir…” İbrahim (A.S.)’ın Hacer ile evlenmesi sonucunda da İsmail (A.S.) doğar (34). Bu hoşgörü ve anlayış, günümüzde acaba neden gösterilmiyor? Yoksa sürekli geçimsizlik ve boşanma bundan daha mı iyi görünüp tercih ediliyor!…
b) Yine farz edelim ki, tıbbi tetkikler neticesinde hanımın çocuk yapma özelliğine sahip, kocanın da herhangi bir sebepten dolayı bundan edebiyyen mahrum olduğu tesbit edilmiştir… Hanım çocuk sahibi olmak istiyor ve bu yüzden de ailede huzursuzluk var… Geçimsizlik de bir türlü dinmek bilmiyor… Kadın da şayet talep ediyorsa onun boşanma isteği kocası tarafından hoşgörü ile karşılanmalı, kendisinin engel teşkil ettiğine inandığı konuda esinin arzusuna kavuşmasma imkan tanımalıdır kanaatindeyiz !…
Şayet bu haller dışında meşru bir çözüm yolu kalmamışsa, İslam’ın meşru görmediği yöntemlerden herhangi biri ile çocuk sahibi olmayı denemek caiz görülmeyeceği gibi müslümana da yakışmaz!…
Çünkü, halen başka ülkelerde yaygın olarak kullanılmakta olan diğer yöntemler İslam Dini açısından şu mahzurları taşımaktadırlar:
1- İslam Toplumu’nun önemle üzerinde durduğu nesebin sıhhati konuşu gözetilmemiş olur.
2- Zina mahsulü çocukların çoğalması sonucu toplumda psiko-sosyal dengenin bozulma tehlikesi başgösterebilir!
3-Akrabalar arası ilişkiler düzenlibir biçimde sürdürülemez.
4- Fıtri olan anne-çocuk, baba-çocuk ve kardeşler arası bağlar kaldırılıp yerine suni bağlann getirilmeye çalışılması
sonucu, zamanla aile kavramının yok olma tehlikesi doğabilir.
S Tabii ve geçerli olması gereken hukukun yerine fıtri olmayan, yapay ve zorlayıcı kanunlar, daha başka zorlayıcı yasaların da yaygınlaşmasına neden olabilir. 6- Tüp bebek bankalarından alınan, sahibi meçhul sperm ve oyumlarla doğacak olanlar arasında akraba evliliğinden de öte, İslam Dini’nin yasaklamış olduğu ve çok az ihtimalle de olsa anne-oğul, baba-kız, bacı-kardeş ve yeğenlerle evlenme ihtimalleri sözkonusu olabileceği gibi toplumda sosyal, kültürel ve ahlaki değerlerin çiğnenmesi de kaçınılmaz olur!
DİPNOTLAR
1) Bkz. Yüksek Öğretim Kurulunun APK. 08/19-15317 sayı ve 22 12.1986 tarihli yazı ve ekindeki Bio-Medikal Bilimlerde Gelismelere dair Ad-Hoc Uzmanlar Komitesi topl. hk rapor.
2) Güneş Gazelesi (Eki). 25.6.1987.
3) Bkz. insan ve Kainat. Eylül. 1988, s. 46.
4) Şura, 42/49-50
5) Buhari, Kader, 4.; Ebu Davut. Nikah 49.
6) Bkz. Kehf. 18/84.
7)Tirmizi. Sünen. 2066: Ahmed, Müsned, 111/421.
Enbiya. 21/90.
9) Meryem. 19/2-10.
10) Meryem, 19/6.
11) Enbiya, 21/90.
12) Zariyat, 51/28-30.
13) insan ve Kainat. Eylül, 1988, s. 46.
14) Bkz. Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili. IV/2331-32.
15) islam’da, yaşlandıkları ve muhtaç oldukları zaman evladın anne ve babasına bakması görevi sebebiyle çekirdek alite tipinin büyük aile tipine dönüşmesi mümkündür (Bkz. En’am. 6/151: Isra, 17/23).
16) Nisa. 4/23.
17) Nisa. 4/25, Bu ayet, her ne kadar cariyelerle ilgili olsa da. sahih akit, mehrin ödenmesi, zina etmemiş, gizli dost (flört) tutmamış olmak şeklindeki sahih nikah şartlarının tamamına yakın kısminin içerdiği ve aynı hükmün hür kadınlar için de ön şart kabul edildiği için özellikle bunu delil olarak kullandık.
18) Isra. 17/32.
19) Enam. 6/151.
20) Buhari, Büyü 3.
21) Furkan, 25/54.
22) Elmalılı. Tefsir, IV/2331-32.
23) ihya. 11/53.
24) Azil, cinsel temas sırasında, çocuk olmaması maksadıyla meniyi dışarı akıtmaktır.
25) Umm-ülVeled. islam Hukuku’na göre bir cariye, efendisinden hamile kalır ve çocuk doğurursa. o çocuk annesi olarak yarı yarıya hür sayılır: kocası öldükten sonra da tamamen hürriyetine kavuşmuştur,
26) Hasiyeti Dürri’l-Muhtar, istanbul. 1984, 111/550,551
27) tstibda Nikahı Buhari’nin Hz. Aişe (R.A.)’dan naklettiği uzun bir hadiste bu evlenme biçimi şöyle ifade edilmiştir: Karışı hayızdan temizlendiği zaman kocasu ona: “Falan erkeğe git. onunla cinsel temasta bulun” derdi. Kadın bu işi yaptıktan sonra da, hamile kaldığı anlaşılıncaya kadar kocası ona hiç yaklasmazdı. O erkekten hanımının hamile kaldığı belli olduktan sonra, isterse evlilik hayatım devam ettirebilirdi. Bu evlenme tarzı daha çok doğacak çocuğun asil birisi olması için yapılırdı ve buna da istibda nikahı adı verilirdi” (Nikah. 36).
28) Zihar: Cahiliye Devrinde bir erkek, hanımına: “Sen bana anamın sırtı gibisin” dese veya annesinin dokunmak haram olan brr uzvuna hanımım benzetse. bu ifade, o devirde boşanma sebebi sayılıyor: bu sözle hanımı, kocasından boşanmış addediliyordu ki. işte buna zihar deniliyordu. Daha sonra Allah Teala, Mücadele Suresinin ilk ayetleri ile böyle bir sözü boşama ifadesi olmaktan çıkartıp. keffareti emretmiştir (Bkz. Mücadele, 58/1-4) .
29) Mücadele. 58/2.
30) Ahzap, 33/4.
31) Bkz. Y.Ö.K. Başkanlığı’nın 22.12.1986 tarih ve 23467 sayılı yazılan ve E.Ü, Rektörlügünün 25 12. 1986 tarih ve 400/04699 sayılı yazıları gereği Doç. Dr. Ali Bardakoğlu, Yrd. Doç. Dr. Hasan Şahin ve Dr. M. Zeki Duman’dan oluşan. Bio-Medikal Bilimlerde Gelismelere Dair Ad-Hoc Uzmanlar Komitesinin III. Toplantısında benimsenen taslak metni inceleme ve görüş beyan etme komisyonunun 5.1 1987 tarihli raporu, s.3.
32) A raf, 7/189.
33) Furkan. 25/74.
34) Taberi. Cami-ul Beyan an-Tevili-1 Kur’an.